7 Haziran 2017 Çarşamba

Son Celse - Yasin Fişne

(Karanfil Fanzin'in 22. sayısında yayınlanmıştır.)

kendimi kandırarak başladım
ben yalan söylemeye
tokum dedim anneme hayır dayak yemedim
burnumun sol yanının acımadığını söyledim
devam etti o bana inanmaya
ben de topacımı çevirdim

çevirdim su tabancamı
delik alınlı yapraklara
evimize uzanan sarmaşıklara
dil yakan kaşıklara
çevirdim bakışlarımı

çevirdim çıkrıkları
yadıma düşenleri kurtarmak için
çevirdim ama sürekli
devirdim kovaları

anne aslında ben bir kasettim
gözlerime kalem sokup çevirdiler
bir karavan hayali kurmuştum devirdiler
anne aslında ben hiç dayak yemedim
onlar etrafımda belirdiler
ben de çevirdim sayfaları

şiirle karşılaştım samandan bir köprüde
seni konuştum onunla ve onu
yanına gelecektim aslında vermedi izin
inatçı olan oydu boğulansa ben oldum

ben oldum devam eden yoluna
alnımdan boşansa da ter tek celsede
alın terime verdiğim siparişlerde kitap yok
koli koli melankoli.

-topacım durduğunda musalladayım
o zaman siz çevirin
başımı
kıbleye.-

Kış Yüzlü Adamlar - Eyüp Aktuğ

(Karanfil Fanzin'in 22. sayısında yayınlanmıştır.)

büyük salonlardan, incelikli toplantılardan, kibar çevrelerden, banka eşiklerinden
geri duran, dünyaya sığmayan kış yüzlü adamlardık
oldukça korunaklıydı girdiğimiz sokaklar
girdiğimiz sokaklar perşembe gecelerinden, cuma günlerinden
ulu camii önlerinden geçer, kapısı kırık tekkelere erer,
patronları sinirlendirirdi kalbimizde yer tutan şeyler
çünkü onların akçesi geçmezdi bizim pazarımızda.

kış yüzlü adamlardık, gözlerimiz eski, bakışlarımızda can sıkıntısı
hınçla koparılan takvim yaprakları, telaşla sarılıyoruz birbirimize
kaburgalarımızı kırıyoruz, göğsümüz aynı şeye çarpıyor
bir işçinin avcunda birikiyor.
elmacık kemiklerimiz çok belirgin, bu bizi ele veriyor,
nedense kilo alamıyoruz yasin
yasin başımızı kıbleye kim çevirecek?

istanbul diyorlar, at pazarı falan, üsküdar, fatih toplantıları
nargilenin marpucu, kareli şemsiyenin ucu,
bunlar büyük meşhurlar, kilosu yerinde adamlar
yeni kitaplar, imza günleri, patlayan ışıklar
girdiğimiz sokakları, geçtiğimiz yolları, kuşetli vagonları, beydağı’nı anlamazlar.

karıldık, katlandık, kanat gerdik şehrin kuytularına
efkârlı bir sayıydık, onlar çoğalıyordu ama biz de azalmıyorduk
duvarlardan söz ediyorum, ömerlerden
sonra başaklar rüzgar alıyor ve marşlar düşüyor içime
şimdi vatan daha günaydın, toprak bereketle çağlıyor, o kız elini uzatıyor
baba eve dönüyor, anne eşikte bekliyor, ocak tütüyor
güneş türkiye’nin üzerinden geçiyor
şimdi amerika’yı vurabiliriz alnının orta yerinden.

Gecikmişliğim - Çağrı Subaşı

(Karanfil Fanzin'in 22. sayısında yayınlanmıştır.)

-bismillah allahümme inni euzü bike minel hubsi vel habais-

dünyaya adım attım, yere altı yalanlardan kakma bir sundurma diktim
iğdişini gerdim, seslendim, yoktu geri bildirim
karardım, dünyayı sardım yerle yeksan
avucum seslere girdikçe kirlendi
hayatım bir akrep kıskacıyla kurgulandı
birçok kelimeler işittim, işitmeye yer edindim

sesimi çatallıyorum dünyadan, ayrımını yapıyorum seçilmiş sözlerden
geriden sesliyorum olan biteni, rıhtımı esirgiyorum hayatımdan
hızını almışken dünya
düğümü çözmekten sıyırıp bir düğüm daha, yazgına
bir kurşun daha katıyorum
seni buradan sakındırıp şuraya kelimesiz hedefliyorum
eğik çizgilerle aram iyi, kalınlığa yanaşmadan böyle yazıyorum

ve sen sevgili çevirdim kendimi sana böyle cebelleşirken her sabah
kaynağını kaç derin nehirden aldın sayamadım, tutmadı kanım basıncına
bir beden bükücü, benden gidici, ruh söktürücü çeyizle dikilmişliğin
açma teşebbüslerim açtıkça kapanmak esaretinde
kıyılmadı bu kaygısız duruşlarımın nikahı,  bir yerde sana
yuvarlandım
geç kalmakla yadırgandım kaç sabah, kaç sabah seni kaçırmakla
uyandım.

her yörüngenin merkeze bağlanan bir istasyonu olmuşken
varken savrulan otların kara saplarını ayıran bir yaban
sana tek yönlü gidiş gelişlerim dönüşürken çift şeritli bir yola
bu derin bekleyişim solacaktı hissettim
kefene yakışan bir cesetti bu gecikmişliğim.

bu gecikmişlikten ötürü pas tutan, bu hançerin kırgın noktasından
vurulan
nitrat kokulu yanık küfler barındıran
ayağını uzatmadan yorgun sözlerin kifayetsizliğine
yeni bir ton bırakıp çekilen sözlerim
aymazlığın solan yüzüne üfledi
ertelendi fişeği mahmuz atımın, bundan ötürü
dünya duruldu.
zul sayfalarımın kapağı ağır bir kalkan oldu
geride bir ayağı aksak kalış, bu sıtmalı yalnızlık, bu cevhersiz gençlik
rengini delirten bu işlenmez demir
hep yarım tamamlanışlarla vadesini geçirdi.

uyandı gece bir bekleyişin derin şehvetinde
ve gergin yüzün yonttu şehrin kusmuş yollarını
damar onu çevirdi, akışına serdi, kan susmaz oldu

ve kalmak için kalmayanı kaldırarak
kala kaldım bu dünyada kusursuz bir kalışla
-elhamdülillahillezi ezhebe annil eza ve afani-

Şehrin Uğranılmayan Yerlerinden Biri - Yusuf İkbâl

(Karanfil Fanzin'in 22. sayısında yayınlanmıştır.)

Çalışsa kapatmaya üzerimi bu dilek,
Ve bu siluet bulsa da saklanacak bir hırka altı,
Işığı kesmeye çalışan bu kap ve kara yüreğin
Üzerime örtü ettiği giyimi elbet birileri  bir gün çekecek.

Başımı koyduğum, başımın konulduğu taze kan kokulu idam odununa,
Kara tahtalara,ıssız sokaklara,ses duvarlarına,idam eşiğine
Yanımda sarılacak başka bir ecel saklayarak geleceğim.

Gök kararacak,sonra doğacak güneş,
Ben canımı örtümün son zerresiyle üzerime çekeceğim.
Ahâli toplanacak,ahâli toplanılacak,
Balta boynuma,ahâliye inecek.

Dağlar konuşacak,dağlar küsecek,
Burada da tavşana haber eden çıkmayacak.
Ama kemankeşler burada yay kurup burada yay gerecek,
Kâfir burada vurulacak burada ok saplanacak.

Ancak burada izin verilecek çünkü gerçeği uzun uzun aramaya
Ancak burada buluşulabilecek,
Ancak burada beraber durulabilecek.
Bunun için yaratıldı çünkü bu âlem
Konduruldu karanlık ile gözüm arasına bunun için
Benim üzerimde yaşandı aslında ,her ne var ise yaşanan.

Balta inecek en sonunda ve aczin o gerçekçi ve olanaklı örtüsü
Gözüme anaların o uçuşan esvaplarının ferahlığını
Sererek ve serperek boynuma beraberinde bir yükümlülük indirecek.
Balta inecek ,başım düşecek, gözüm o zaman görecek.

Cana Değen Yumruk: Hangi Anahtar - Eyüp Aktuğ

(Karanfil Fanzin'in 22. sayısında yayınlanmıştır.)

Gabriel Garcia Marquez, Vivir Para Contarla isimli kitabında "Hayat insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır." der. İnsan neyi kaybettiğini hatırlamak ve hatırladığını anlamak, anlatmak için yaşar. Yaşamın, yaşıyor olmanın bu gayesi düşünmek ve düşünüleni dil ile izah etmek ile mümkün olmaktadır. Dilin talim ve terbiye müesseselerinin başında ise şiir gelir. Şiir, arayan, bulan, hatırlatan ve oluş-buluş deveranında mutlak olana uzanmaya çalışan bir alandır. İdris Ekinci'nin ifadesiyle "Şiir, dilin imkanları, sınırları içinde varılabilecek en uçtaki sanattır."

Günümüz şiirinin bunalımlarından birisi de şiirin hayat ile ilişiğinin kesilmesi, şiirin bir fantezi metni haline getirilmesidir. Bu yargıya  ulaşmak için güncel edebiyatı takip etmek yeterli olacaktır. Bunun için de öncelikli durağımız dergilerdir. Sağlam şiirin nedirinden ve nasılından haberdar olanlar görecektir ki, edebiyat dergilerinin birçoğunda birbirini taklit eden, tekrar eden, bir öze bağlanamayan şiirler vitrine çıkmaktadır.

Şiir adına yaşanan böylesi bir bunalım döneminde sağlam şiirin peşine düşen, şiiri bir mesuliyet meselesi olarak gören ve kazandığını koruyabilen, şiiriyle korunabilen bir şairdir Mustafa Melih Erdoğan. Şiirlerini Aşkar Dergisi'nden takip ettiğimiz Erdoğan, derginin genel yayın yönetmenliğini de sürdürmektedir. Şairin, Aşkar Dergisi'nin ilk sayısından günümüze kadar Türk şiiri ve dergiciliği adına değerli emeklerine şahit olduk. Erdoğan, şiirleriyle güncel şiir dilinin yerleşik kalıplarının dışına çıkmakta ve bu konudaki mesaisiyle şiiri sıradanlık çıkmazından kurtarmaya çalışmaktadır.

Şiir namına işleyen kelimelerin şiir düzlemine oturtulduğunda havada kalmaması gerektiğini savunan şair, şiirin mutlak olan ile güçlü bir bağ kurması gerektiğini düşünüyor. Makinanın hüküm sürdüğü ve insanlığın her oluşu bir teknik ile izaha kalktığı bir çağdayız. Bu noktada şiire ve şaire düşen memuriyetin ağırlığı da artmaktadır. Mustafa Melih Erdoğan ile bir sohbetimde bu konu açılmış, şiirin okuru sarsması, şiirin bu yönde bir mesuliyete talip olması gerektiğinden söz etmişti.

Şair, Hangi Anahtar ile modern Türk şiiri adına birikimlerini, tecrübelerini kitaplaştırarak okurlarına bir ilk kitap sunuyor olmanın heyecanını yaşadı. Hangi Anahtar, şiiri ve şiir eleştirileri ile tanıdığımız Osman Özbahçe'nin şiir editörlüğünü sürdürdüğü Ebabil Yayınları'nın şiir dizisinde yer aldı. Bana göre şiir bir hissediş, oluş ve buluş meselesi olduğu gibi birikim ve tecrübe ile sesin estetik duvarına tırmanan sanattır. Bu anlamda şair, Hangi Anahtar'da günlük yaşamın görünenlerini malzeme haline getirmeden eşya ve hadiselerin ruhuna inmeyi başarıyor. Kitapta yer bulan şiirler, bir tekstil ürünü haline gelen hayatın suniliğine çizdiği manzara ile modern dünyanın çıkmazlarına karşı yumruğunu gösteriyor. Bu meseleyi şairin "Muhalif" ismini verdiği şiirde yoğun olarak hissediyoruz.

Şiir bir fetih aracıdır. İmar eder, inşa eder, işaret eder, düzeltir, iyileştirir. Buradan hareketle diyebilirim ki şair, fethetmek ile görevlidir. Erdoğan, "Sırtımda herkesten ağır duran bir başlangıç var." mısraı ile şiirinin iftitahını ve talip olduğu meselenin ağırlığını ifade ediyor. Şair, kendinden önceki şiir ile olan bağlantısını atıflar ve dönemin şairlerini konuşturma yolu ile yapmaktan kaçınıyor. İkinci Yeni'ye atıf yap ve bırak metodunu kullanan birçok şairin düştüğü bu hatadan kendisini uzak tutan Erdoğan, "İkinci Yeni İçin Birinci Uzlaşı Paketi" ismini verdiği şiirde bu uzak duruşu gösteriyor.  Anahtar'da yer bulan şiirlerden birisi de "Ayakta Kalan Otobüs Yolcuları İçin" isimli şiir. "Bize yer verildiğine de inanmayın / Biliyoruz bir halk ayaktayken oturanlara yer yok" ve "İstif istif üstüne zonklayan bir hayat" mısraları ile yaşadığı coğrafyadan kendisini soyutlamadan, örselemeden şiirin sınırları içinde yer ediniyor.

Aralıklarla okuma ihtiyacı hissettiğim üç şiir var. Bu üç şiir, ses, akışkanlık, bir öze bağlı bulunma, bütünlük, kelime seçimi konusunda kitabı karşılamaktadır. Muhalif şiiri ile sıktığım yumruğum, "Şehrin Topukları Altında Ezilen Bir Gün" ile biraz daha serteliyor. Yol şiiri ise okuru depara kaldırır türden.

Hangi Anahtar'ın gizlerini ve şiir izleğindeki konumunu anlayabilmek için Erdoğan'ın şiir dünyası üzerinde kafa yormak gerekiyor. Kitabı görünen taraflarıyla fotoğraflayacak olursam, bizi karşılayan ilk şiir Slogan. İthaf sayfasında ise "Oğlum Ali Miraç'a" notu düşülmüş. Yirmi iki şiirden müteşekkil olan eser iki bölümden oluşmaktadır. Kitabın son şiiri Yol ve son iki mısraı şöyle: Geldim uzandım eşiğine / Bir de şimdi söyle adımı.

Türkçenin Düşmanları "1" - Bekir Salih Yaman

(Karanfil Fanzin'in 21. sayısında yayınlanmıştır.)

Ülkemizde iyi derecede yabancı dil eğitimi veren ve yabancı dille eğitim veren kurumlar Türkçe’ye her gün mütemadiyen zarar vermekte. Buna rağmen esen rüzgâr bu kurumlardan yana olduğundan Memalik-i Osmaniye’yi keşfe çıkan oryantalistler gibi rahat rahat dilediklerini yapıyorlar. Türkiye'de hali hazırdaki eğitim kurumları, velilerin gözünde verdikleri yabancı dil eğitimine göre değer buluyor. Boğaziçi, ODTÜ gibi okullar ileri derecede İngilizce eğitim verdikleri için Türkiye’nin en iyi okulları olarak kabul ediliyor, dünyadaki en iyi üniversiteler sıralamalarında üst sıralarda kalabiliyorlar. Son devir Osmanlı’da açılan yabancı okulların devlete ve Türkçe ‘ye verdiği zararlar ortada. Şimdiki, yabancı dille eğitim veren okullar ise açıkça Türkçe’ ye zarar vermek için kurulmuş olduklarının izlenimini bırakıyor bizlerde. Bu okullardan vatanına ve milletine düşkün kaç talebe mezun oluyor acaba? Maalesef yabancı dil eğitimi anaokullarına kadar düştü. Genç nesiller henüz Türkçeyi en güzel öğrenme çağında yeni bir dille zoraki de olsa tanıştırılıyor. Belki bu yüzden bir daha hayatları boyunca adam akıllı Türkçe öğrenemiyorlar. Bunun neticesi olarak İngilizcesi Türkçesinden daha iyi nesiller ortaya çıkıyor. Bu nesiller Türkçeyi hâkir görmekte zira İsmail Kara Hoca yıllar önce Alev Alatlı'nın Cemil Meriç'e İngilizcesinin Türkçesinden daha iyi olduğunu böbürlenerek söylediğini naklediyor. İşte bu tiplemeler aslında kendi dilinin büyüklüğünün ve gücünün farkında olmayan zavallılar.

Onların gözünde İngilizce dünyadaki en güzel ve fasih dil olsa bile maksatları işlerinin hallolması ve dünya sisteminin İngilizceye göre şekilleniyor olması. İngilizler üzerinde güneş batmayan imparatorluk derken sadece coğrafi sınırları kastetmemişlerdir. Hatta bence bu deyim fiziki değil dilsel karşılığı olan bir deyimdir. Zira bugün bütün o topraklarda İngilizce konuşulmakta, İngilizce felsefe yapılmakta, İngilizce nesir yazılıp, İngilizce şiir yazılmaktadır. İş bu eğitimlerin sonucunda Türkiye’de, Türkçeye ve dolayısıyla Türkiye’ye yabancı, olayları tamamen yabancı bir zihniyet ve argümanlarla algılayan ve yorumlayan insanlar yetişiyor. Oysa dilimizdeki letafet ve nezaketten bihaberler.

2 Şubat 2017 Perşembe

Karanfil Fanzin'in 22. Sayısı Çıktı

Karanfil Fanzin'in 22. sayısı çıktı. Sınırı 22. kez geçiyor, sesimizi 22. kez yükseltiyor, o duvarın karşısında 22. kez yumruğumuzu sıkıyor ve yarım bıraktığımız şarkıya 22. kez dönüyoruz. "Yani hiçbir şey yerinde değil pek." ön mısrasıyla başladığımız bu sayının manşetinde "NE BU DEVEYİ GÜDECEĞİZ, NE BU DİYARDAN GİDECEĞİZ!" diyerek hâlâ burada olduğumuzu ilan ve ihtara ediyoruz. Edip Cansever'in Salıncak isimli şiirinden yaptığımız iktibas ile duymak istemediğiniz şeylerin altını çizdik. "Bir su gürültüsü, bir pul koleksiyonu, bir duanın yaratılışı duyulur bu ara."

22. sayımızda sizleri karşılayacak olan ilk eser Ahmet Salih Şahin'in Doğu Ekspresi isimli öyküsü. Bir kompartımanda başlayan yolculuk, okuru bilincin dışında tutarak tahmini güç bir neticeye sürüklüyor.

Bekir Salih Yaman, Türkçenin Düşmanları 1 başlıklı yazısı ile lisanın ve lisan üzre kalmanın neye tekabül ettiğini anlatıyor.

Yasin Fişne, Son Celse isimli şiiriyle "kendimi kandırarak başladım / ben yalan söylemeye / tokum dedim anneme hayır dayak yemedim" mısralarından hareketle etrafında beliren dünyaya karşı gardını yüksek tutuyor.

Dağılan isimli şiirin şairi ise Kerim Çelebi, "-mış gibi yaşamak çok ağır, hani nerede / Belki Hira olur diye biriken kitaplar" mısralarıyla göğsünü genişletecek olanın peşine düşüyor.

Çağrı Subaşı, Gecikmişliğim ismini verdiği şiirde "ve kalmak için kalmayanı kaldırarak / kala kaldım bu dünyada kusursuz bir kalışla" mısralarıyla sıtmalı bir yalnızlığın üzerine yürüyor.

Eyüp Aktuğ, Kış Yüzlü Adamlar şiirinde "patronları sinirlendirirdi kalbimizde yer tutan şeyler / çünkü onların akçesi geçmezdi bizim pazarımızda." mısralarından hareketle Türkiye'nin üzerinden geçen güneşten söz ediyor.

Yusuf İkbâl ise Şehrin Uğranılmayan Yerlerinden Biri ismini verdiği şiiriyle karanlık ile gözü arasına kondurulan bir alemden söz ediyor. "Balta inecek en sonunda ve aczin o gerçekçi ve olanaklı örtüsü / Gözüme anaların o uçuşan esvaplarının ferahlığını / Sererek ve serperek boynuma beraberinde bir yükümlülük indirecek." diyerek İbrahim'in baltasını gösteriyor.

Cana Değen Yumruk: Hangi Anahtar isimli inceleme yazısıyla bir kez daha karşımıza çıkıyor Eyüp Aktuğ. Mustafa Melih Erdoğan'ın Hangi Anahtar'ını mercek altına aldığı yazısında şairin şiiri ve şiir anlayışı üzerine düşüncelerini de okurları ile paylaşıyor.

Evet, Karanfil.

Karanfil Fanzin - 22. Sayı İndeksi

Öykü Bölümü

  • Ahmet Salih Şahin - Doğu Ekspresi

Eleştiri Bölümü

  • Bekir Salih Yaman - Türkçenin Düşmanları 1

Şiir Bölümü

  • Yasin Fişne - Son Celse
  • Kerim Çelebi - Dağılan
  • Çağrı Subaşı - Gecikmişliğim
  • Eyüp Aktuğ - Kış Yüzlü Adamlar
  • Yusuf İkbâl - Şehrin Uğranılmayan Yerlerinden Biri

İnceleme Bölümü

  • Eyüp Aktuğ - Cana Değen Yumruk: Hangi Anahtar

Karanfil Fanzin - Dağıtım Noktaları

Sivas:
  • Dünyayı Kurtaran Kitabevi
  • Aralık Kitap Kafe
Sivas Dışı:
  • E-Posta adresinize pdf dosyamızı gönderiyoruz. Sizlerde fotokopiciden 10 kuruşa çıktı alabiliyorsunuz. Boyutun A3 olduğunu belirtmeyi unutmayın. Ricamız ise şu: renkli kağıda baskı almayın.